TRANSLATION

Translation; bir azizin bedenini ya da naaşını bir yerden başka bir yere nakletmek, ya da bir metni bir dilden başka bir dile tercüme etmek anlamıyla eski Fransızcada var olan bir kelimedir.  İngilizceye buradan geçtiği söylenebilir. Ancak Latincedeki yalın hâli translatio olan translationem kelimesiyle de irtibatlandırılabilir ki gayet mümkündür. Anlamı benzer şekildedir ve bu defa “karşıya taşımak, nakletmek, anlam transferi yapmak” gibi mânâları vardır.
Bu kelimenin Türkçedeki en iyi ve en kapsayıcı karşılığı “tercüme”dir. Tercüme faaliyetinde sadece kupkuru bir sözcük çevirisi değil aynı zamanda orijinal metin sahibinin niyet, kasıt, kaygı gibi dahili fikir varlığının da nakil çabası vardır. “Tercüme kadın gibidir; güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz” sözü her ne kadar edep ölçülerince tenkide açıksa da bir hakikati ifade etmesi bakımından değerli bir mecazdır. İşte buradaki sadakatsizlik tercüme işini üstlenen işçinin emek konusudur. Marifet, bir zihnin ürettiği zihinsel serveti öte taraftaki başka bir zihne kendi tarihsel irtibatlarıyla ve bütün kültür yüküyle temas halinde nakletmektir. Tercümenin kıratını tayin eden şey işte bu temas derecesidir. Bu temas kuvveti her şeyini tarihe ve tarih şuuruna borçludur. Çünkü dilin sırtında yürüdüğü temel unsurlar olan kelimeler tarihsel varlıklardır ve her birinin tıpkı atomların enerji yükü gibi bir tarihsel yükü vardır. Mesela “whenever the government enforces a new rule, there are complaints” cümlesinin sadık tercümesi “hükümet her ne zaman yeni bir kanunu uygulasa şikâyetler vardır” şeklindedir. Sadakatsiz tercümesi, yani bire bir olmayan çevirisi ise “hükümet her ne zaman yeni bir kanunu uygulasa şikâyetler baş gösterir/sökün eder” şeklindedir.
Türklerin kendi tarihleri boyunca yaşadıkları en büyük felaket olan dil kıyımı aynı zamanda insanlık tarihinin de en acıklı ve utanç verici facialarındandır. İnsanlığın birlikte ağlayacağı ortak bir acıdır. Çünkü tarih sahnesinden silinen bir yüksek kültür mirası başka milletleri de bu yüksek kültürün imkânlarından istifade ettirebilirdi. Türkçenin yaşadığı bu ölümcül kaza onu kullanan milleti de komaya sokmuş ve bir yatalak hastaya dönüştürmüştür. Türkiye’de yaşayıp da ülkede meydana gelen ama ardı arkası kesilmeyen sıkıntıların, karmakarışık hallerin, yaygın kin ve nefretin, parçalanmış cemiyet yapısının ve genel seviye düşüklüğünün farkında olmayan yoktur. Herkes bunlardan şikâyetçidir. Aslında Türkiye Türkleri sonu gelmez bir debelenme halindedir. Bunun sebebi dilin içine girdiği koma halidir. Dil insan aklının en mucizevi dışa yansıma iradesidir. Bu bize dilsizliğin bir açlık vaziyeti olduğunu ve çeşitli açlıkların tetikleyebildiği türlü hastalıkları dilsizlikle ilişkilendirebileceğimizi anlatır. Siyasal, kültürel, teknik, sınai ilmî ve hatta dini sahada yaşanan krizler, çarpıklıklar ve aşırılıklar dildeki daralmayla tastamam irtibatlıdır. Türkiye Türkleri onca ihtişamlı bir tarih tecrübesinin ardından bir kabile görgüsüzlüğünün daracık tabutuna sıkıştırılmıştır. Bütün tarih serveti yere çalınmış, Türklük maskesi ardında Türkçe katledilmiş ve başta felsefe, ahlak ve ilahiyat olmak üzere varoluşunu edebiyata borçlu olan bütün yüksek zihinsel disiplinler edebiyatla birlikte yıkılmıştır. İdeolojik körlük içindeki bir avuç diplomalı muktedir nesiller boyunca kin ve nefret suçu işlemiş ve dilin gövdesini de ruhunu da delik deşik etmişlerdir. Yalan söyleyen muhalif veya muktedir siyasetçiler, yalan söyleyen akademisyenler, yalan söyleyen sanatçılar ve hatta düşünürmüş gibi görüntü veren yalancı düşünürler ve karanlık aydınlar. Baba ocağına ekmek ve ilaç, yüreğine ışık ve aşk taşıyan öz evladını günün birinde kendi elleriyle boğazlarken onun sesini de yüzünü de tanımayan uyuşturulmuş bir toplum. İşte bu korkunç netice dilsizlikten, köksüzlükten, görgüsüzlükten, mazi mahrumiyetindendir.

Sözün, sözcüğün ruhu vardır ama ruhunu yitirmiş bir dilin mensuplarına bunu anlatmaya imkân yoktur. İşte çıldırtan ve çökerten bir çaresizlik. Ağlatan ve inleten bir daire-i faside yani kısır döngü. Kelimesiz kaldığı için ruhsuz, ruhsuz olduğu için kelime faciasını idrak edemeyecek olan bir cemiyet. Gottlob Frege tarafından yapılmış büyük bir fikrî buluş bize başımıza gelen büyük felaket hakkında önemli bir aydınlanma sağlıyor. Anlam ve mânâ arasındaki farkı yakaladığı yerde mânâ “derin anlamdır” diyor. Sözlerin, kelimelerin derin anlam yükleri olabilir. Bir söz mezara gömüldüğünde binlerce yılın doğal emek ürünü olan derin anlam yükü de beraber girer o karanlığa. İşte bu yüzden yaklaşık yüz yıldır derinden derine ve kaynaya kaynaya, şimdilerde ise köpüre köpüre yaşadığımız krizler hayatını yitirmiş ve mânâ hazinelerini kaybetmiş bir dilin eseridir. Çünkü derinliğin taşıyıcısı olan mânâ ordusu kaybolunca derinlik de kaybolur ve bir cemiyet irtifa kaybeder, seviyesizleşir.
Uzunca bir süredir bizim memleketimizde tercümenin bitişi ve çevirinin boy gösterişi bundandır. Binlerce, on binlerce, yüzbinlerce çeviri yapılmıştır ki mânâsızdır. Çok önemli bir kısmı ideolojik suikastlara maruz kalmıştır. Tarihsel enerjisine dokunulmamış Fransızca ya da İngilizce bir kelimeyi ya da bir sözü tarihinden sökülmüş bir masa başı dil ile tercüme etmek imkânsızdır. Buna olsa olsa çeviri denir ki onun da sanatsal bir değeri yoktur. Kelimeye düşmanlık yapacak kadar insanlıktan çıkartılmış ve birer robota dönüştürülmüş olmak ne bir İngiliz’in ne bir Fransız’ın ne bir Arap’ın ne de bir Alman’ın yaşadığı facia olmuştur. Bunu sadece Türk yaşamıştır. Dünya tarihinde kendi milliyetçiliğini yaparken milliyetini yitirmiş tek millet galiba Türklerdir. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası’nda ya da Anthony Burgess’in Otomatik Portakal’ında rastlanabilecek bozuk fıtratlı otomatlar siyasetten akademiye, sokaktan kürsüye, camiden meyhaneye, şehirden kasabaya her yeri istila etmiştir. Türk insanı irfanını, şuurunu, ufkunu, ferasetini ve topyekûn gönül aydınlığını yitirmiştir. Demokrasinin mümkün kıldığı çok değerli kazanımlarla beraber eşitliğin himayesinde kol gezen adaletsizlikler buna eşlik edince doğal toplumsal hiyerarşi yıkılmış ve bayağılaşma tırnaktan tepeye hücum etmiştir. Artık ne Beşiktaş telaffuzu kalmıştır ne de Toros sentaksı. Bugünün genç Türk nesilleri kırk sene öncesinin Peyami Safa’sını, otuz sene öncesinin Cemil Meriç’ini okuyabilecek durumda değildir. Oysa bir İngiliz genci on altıncı asır Shakespeare eserlerini rahatlıkla okur ve anlar. Bir Fransız çocuğu on dokuzuncu yüzyıla gidip Balzac’ı rahatlıkla okur ve anlar.

Bizde bugün yetmişli yaşlarını yaşayan nesiller, eğitimliyse eğer, babalarıyla ciddi bir dil kopukluğu yaşadılar. Felaketten ilk vurgun yiyenler onlardır. Âlemi soylu bir Ahal Teke’nin sırtından temaşa etmiş olan babasını sıpa sırtından dinleyen bir evlat kaçınılmaz olarak babasıyla sıkıntı yaşar. Onu anlamaz. Ondakileri sevmez, sevemez. Türk insanının hâlâ canlılık ifade ettiği dönemdir o dönem. Çocuk denecek yaştaki Deniz Gezmiş’in Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’ndan bahsedebildiği, Erol Evgin’in “Sevdan Olmasa” dediği, Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar”ı söylediği ve Samia Ayverdi’nin unutulmaz Türkçe zarafetiyle kadın esrarına dair son derslerini verdiği o dönem Türklüğümüzün can çekişen ikindi sularıydı. Bugünün anne ve babalarıyla çocukları arasında o denli kopukluk olmayacak, olmuyor. Çünkü nesiller arasındaki fark aşağıya doğru kapanmış ve milyonlarca insan sokak Türkçesinde buluşmuştur. Fukaralıkta eşitlenmiştir nesiller. Yoklukta, kısırlıkta, banallıkta ve zevksizlikte birleşmişlerdir. Aşağıdakileri yukarıya çekecek kimse kalmamıştır yukarılarda. Herkes aşağıda, herkes dipte ve herkes karanlıktadır. Bu sokak dilinin daracık koridorlarında hapsolmuş ve hiçbir metafizik irtibatı olmayan mânâsız bir dilin eline kalmışlardır. Çok değerli bir düşünür olan Teoman Duralı “insan biyolojisinde gen ne ise toplumlar için de yazı odur” diyor. Bu söz doğruysa, ki aksine ihtimal yok gibi görünüyor, bugünün Türkiye’sinde yaşanan ne kadar karmaşa, çalkantı, çarpıklık, bozukluk, hukuksuzluk, kadına şiddet, görgüsüzlük, nefret suçu ve faşizmin çeşitli tezahür biçimleri varsa hepsinin sorumlusu işte bu gen aktarımında yaşanan tıkanma ve dolayısıyla sakat doğumlardır. Nesiller boyunca sakat doğumlar gerçekleşmiştir ve böyle bir trajedi dünyanın hiçbir yerinde yaşanmamıştır. Türk insanı alzaymır olmuştur, çünkü yazısını ve yazısıyla birlikte dilini kaybetmiştir. İşte bu sebeple dünyada hiçbir memlekette olmayacak işlerin Türkiye’de olması mümkün olmuştur, oluyor, olacak. Aklını yitirmişçesine hareket eden kitleler an gelmiş kendi kalbini çıkarıp yemiş, kendi ruhuna kast etmiş ve distopik filmlerdeki zombiler gibi tiksindirici haller sergilemiştir.

Böylece tercüme aslında bir tarih nakliyesidir. Birer tarihsel enerji parçacığı olan kelimelerin anlamlarını ve hattâ mânâlarını kıtalar arasında dolaştırmaktır. Hiçbir kelime çıplak değildir ve her kelimenin bir örtüsü vardır. Bir insan topluluğu sayısız sosyal ilişkiler sürecinde milletleştikçe edebiyat inşa eder ve edebiyat inşa ettikçe kelimelerine örtü biçer. Balzac’ın “millet, edebiyatı olan topluluktur” sözünü böylece anlamak gerekir. Örtü medeniyettir nitekim. İnsanlar yerleşik hale geldikçe mahremiyet talepleri artmış ve perde icat edilmiştir. Perde evin örtüsüdür. Yataklar, yastıklar, masalar ve daha başka ev nesnelerinin hep örtüsü olmuştur. Toplumlar geliştikçe kelimelerine kat kat örtüler biçerler ve onlara yeni mânâ enerjileri yüklerler. Hatta daha ileri giderek çok daha büyük ve mucizevî bir iş yaparlar ve aynı mânâya farklı kelime elbiseleri dikerler. Bu örtüleme hareketi şu daracık dünyadaki kocaman insanın bir nebze nefeslenme ve dinlenme çabasıdır. Çünkü insan evinde rahat ettiği gibi, bir kelimeye yüklediği farklı mânâlarla, ya da bir mânâya giydirdiği farklı kelimelerle de konuşmasının ve yazmasının kendini o denli rahatlatmasını umar. Bu yüzden bir dilde yaşayan ne kadar çok eş anlamlı yani müteradif kelime varsa o dili konuşan insanlar o derece şiddetten uzaktırlar. Çünkü aynı amaca hizmet eden vasıta ve yollar çeşitlilik ve zenginlik demektir ve bu zenginlik insana bir hedef için birden fazla kapı ve pencere fikrini kazandırır. İnsan böylece farklılıklara zihninde kapı açtığı gibi gönlünde de kapı açar ve böylece bağnazlaşmaktan kendisini kurtarır. Şiddet eğilimi azalır veya kalmaz. Kendisi gibi düşünmeyene kin gütmez. Daha doğrusu kendisi gibi düşünmeyenden korkmaz. Farklı düşünen her insan aynı mânâya koşan farklı sesleri ve şekilleri yani farklı kelimeleri temsil eder. Bir Türk genci Kürtçedeki “j” sesinin kendisine nasıl da zevk verdiğini itiraf ettiğinde kalbine saplanmış binlerce kancanın ve vurulmuş zincirin parçalanışını ve bunun kendisini hiç yaşamadığı ve o güne kadar hiç tatmadığı bir ruhsal dinginliğe ve rahatlığa nasıl da kavuşturduğunu anlatmıştı. Üstelik şunu da eklemişti: “O anda sanki görünmez bir elin gelip beni yukarı doğru çektiğini ve eş anlı olarak içsel bir aydınlık yaşadığımı hissettim. Anladım ki Kürt’ü ve Kürtçeyi, Arap’ı ve Arapçayı, Acem’i ve Farsçayı, Ermeni’yi ve Ermeniceyi sevmemek beni hayattan, bütünlükten, evrenin barışçıl ruhundan ve ilahi mekanizmanın insana sağladığı ruhsal yükseliş imkanlarından kopartıyormuş. Bu yaşadığım şey dünyanın en güçlü psikiyatri ilaçlarından daha etkiliydi. Yine anladım ki faşizmin beslendiği şey korkutmak ve nefret ettirmektir.”  Bu nokta faşizmin çöküş yaşadığı yerdir. Çünkü faşizmi besleyen his korku hissidir. İnsandaki yıkıcılığın kökenlerini incelediği enfes kitabında Erich Fromm insandaki korkunun savunucu saldırganlığı tetiklediğini ve toplumların bu damarları istismar edilerek büyük kıyımlara âlet olabileceklerini anlatır. Dünyadaki kapitalistik globalizmin her yerde şiddeti ve terörü artırmasının hatta koskoca devlet aygıtlarını bile bir terör örgütüne dönüştürebilmesinin sebebi budur. Çünkü tek tipleştirme Yaratıcı İrade’nin maksadına ve insan tabiatına aykırıdır. İnsanın maddi ve manevi çevresi soyundukça ve çeşitliliğini kaybedip çıplaklaştıkça, yani tek tipleştikçe insan daralıyor ve gerginleşiyor. İşte Türklerin yaklaşık yüz yıldır sistematik olarak içine sokuldukları cinnet cenderesinin esas hüviyeti müteradif yani eş anlamlı kelime soykırımıdır. Yapılan katliamlar sonucu yüzyılları sırtlamış binlerce eş anlamlı kelime Araplaşma gibi münafık bir klişeyle yaftalanarak hainler mezarlığına atılmış ve cemiyet bağnazlaşmış, şiddetlenmiş, daralmıştır. Böyle bir katliama ne Farsça ne de Arapça maruz kalmıştır. Bunun muhtemel sebebi Türklerin İslam dünyasında uzun yüzyıllar üstlendikleri hâmi rollerinin ilelebet imkânsız kılınmak istenişidir. Dilini kaybeden bir millet aklını kaçırır. Aklını kaçıranınsa, değil başkalarına kendisine bile bir faydası olmaz. Tanpınar’ın “evet yükselmek, ama muhakkak bir şeyin üzerinde” sözü bir mihrap gibi önümüzde duruyor. Başka kültürlerle ve yeryüzünün bin bir rengiyle buluşup herkesi kendisi bırakarak ve bu arada kendimiz de kendimiz kalarak yalansız ve sömürüsüz bir hayat yaşayabiliriz. Cemil Meriç gibi büyük tercümeler yapabilir, çocuklarımızı özgürleştirebilir, dünyacılaşmadan dünyalılaşmayı onlara öğretebiliriz. Ancak bunun tek çaresi yok olmamaktır. Yok olmamanın bir şartı varsa o da dil faşizmini ve onun bütün kahredici sonuçlarını sorgulamaktır. Samimiyetle ve vandallık etmeden, yakıp yıkmadan…